19 Temmuz 2012 Perşembe

Sol bacağım

Sol Ayağım ( My Left Foot ) kitabını okumadım ama dün gece sık sık aklıma geldi nedense. Kütüphanemde olsa bacağımı uzattığım kanepede televizyon seyretmek yerine bu kitabı okurdum… Sol diz kapağım dahil aşağa ayak bileklerime doğru müthiş bir ağrı, inanamayacağım kadar şişen ve kızaran bir bacak, ne yapacağım, neden oldu bu, sabah olsa da hastaneye koşsam, inşallah önemli bir şey değildir diye diye endişeli bir biçimde sessizliğe gömülen 163 kiloluk bir beden…

Kilolar çok sıkıntı veriyor insana. Kimden duymuştum bilmiyorum, hastalık ilk önce en zayıf yerinden vururmuş insanı, benim en zayıf yerim sol bacağım mı? Sağ taraf daha mı kuvvetli oluyor her zaman?

Önceki aylarda evime yakın eczaneden promosyon niyetine aldığım buz kalıbını arıyorum buzdolabının buzluğunda, sol dizimdeki ağrı şiddetli, buz kalıbı da dize değdikçe soğutmak yerine yakıyor sanki. Buz iyi gelir değil mi? Yoksa aksi tesir mi oluyor?

Uykusu kaçar insanın bazen, kafasına günlük dertler, hesap kitaplar, sıkıntılar takılır. Benimkisi bu sefer eskilerden çok farklı, ağrı ve acı çekmeye alışık olmayan bedenim nedense mahzun bir sıkıntı veriyor içime… Allah tüm acı çekenlere yardım etsin, insan yaşamadıkça gerçekten anlamıyormuş. Ah annecim, babacığım, sizlerin de mi böyle ağrılarınız? Allahım tüm hastalara, acı çekenlere şifa versin, amin. Pireyi deve mi yapıyorum yoksa? Ağrı ölçen makine yok ki henüz. İçine girsek ve sizin ağrınız 10 kilovat, sizinkisi 8 kilovat vs vs.. Tahammül etmek zor… Abartma Ahmet! Canın da ne kadar tatlıymış!...

Kanepede olmuyor, yatağa geçiyorum, sabah gecenin üçü, gözlerimi açınca saat sabahın yedisi. Kalkmam lazım, hazırlanıp hastaneye gitmem lazım. Dizim kilitlenmiş sanki, yataktan kalkamıyorum. Uykum var, biraz daha uyumak iyi gelir belki.

Telefon ediyorum taksi durağına, kod 114 e bir taksi. Konuşmayı azaltan, pratikleştiren şeylere çok bayılıyorum. Kod 114 sadece bu, daha önceden adres verilmiş ve taksi durağında kaydımız var, iki cümle ile hizmet ayağına gelebiliyor. Her defasında adres tarif etmektense….

Asansör ile aşağı inmezdim hiç, iki kat inmek biraz hareket oluyor inancım ve egzersiz yapıyorum duygusu güne iyi başlamama sebep oluyordu. Bu sefer asansörü çağırma düğmesine basmak zorundayım, 6. kattan geliyor asansör, aşağıya benim yanıma… Hadi bakalım asansör şimdi aşağıya indir beni. Taksi de gelmiş apartmanın dış kapısında bekliyor… Arka kapıyı açınca şoför sağ ön koltuğu öne alıyor, cüsseme bakınca adam ancak sığar diye düşünmüştür herhalde…
O kadar zor biniyorum ki taksiye, şoför abi hayırdır nen var diye endişeli endişeli soruyor.


Devlet hastanesi 8 km uzağımızda, Acil servis önünde kalabalık var. Saat 14:30, önceden randevum olmadığı için mecburen Acil Servisteyim. Yavaş yavaş içeriye girmeliyim, kalabalık açılıyor ve tekerlekli sandalyede haykıran bir bayana ve sandalyeyi itene yol veriyor. Ben de ne oldu acaba, neden ağlıyor böyle diye daha dikkatli bakıyorum. Annecim, annecim, annecim, diye ağlayan, haykıran, kendini yırtan hamile genç bir bayan. Biraz sonra anne olacak birinin korkuyla ve endişe ile anne anne diye ağlaması ne ilginç. İnşallah doğumdan sonra bebeğini kucağına alınca bu sefer annecim, annecim diye sever. Anne olacak bir genç bayanın annecim diye ağlaması. Herkes annecim diye ağlar diye düşünüyorum. Osman hariç…. Osman da kim? Eski komşumuzun kızı. Kızın ismini unuttum… Komşumuzun üç kızı oldu, oğulları olmalarını istiyorlardı, son evlatları da kız oldu. Adam babasının ismini verecekti neredeyse kıza. Düşünsenize nüfus müdürlüğünde memur kızınızın adı ne olsun diye sorduğunda Osman diye cevaplamak… Mahallede tüm çocuklar kıza Osman derdik. Annesi babası ve kız kardeşleri dahil, kız o kadar alışıktı ki duruma.. Erkek Fatmalar vardır ya.. O misal. Bizim mahallenin erkek Fatması da Osman dı. Osman ağladığında anne anne diye değil, baba baba diye ağlardı, bunun çok ilginç olduğunun farkında olan bizler de Osman’ı ağlatmaya çalışırdık ara sıra… Ve baba baba diye ağlayan Osman’ın yanında ona gülerdik… Osman anne anne diye ne zaman ağlayacak diye merak ederdik. Osman mıydı acaba o genç kadın? Osman anne anne diye ağladı sonunda…..

Acil Servis ön kayıt işlemlerini başarı ile geçtim… Numaratörden numara alıp önce kahverengi sonra karar değiştirilip yeşil kapının önüne doğru yönlendirildim. Ne güzel kahverengi, yeşil kapılar… Beklerken sarı kapının da olduğunu fark ettim sonradan. Beklemek, çok beklemek… Başkalarından önce içeriye girmek isteme hastalığı herkeste var, genç yaşlı, bay bayan… Bu hastalık, sıramızı bekleyememe hastalığı, başkalarından bir iki sıra da olsa önce işimizi görme hastalığı. İşini bilen, başarılı bireyler olma bilinçaltı verileri çok ama çok belli ediliyor vatandaşlarımız tarafından…

Sandık başlarında yanlış kararlar veren, hayatları boyunca ezilip büzülen, itilip kakılan, başarısızlığa, ezilmişliğe çaresizliğe isyan edemeyen genci yaşlısı onlarca insan Acil Servis önü çakallığı yapmaya çalışıyor… Rol mü yapıyor bunlar, neden bu saygısızlık, neden bu hak yeme çabası, okullarda neden öğretilmiyor, anne babamız neden öğretmiyor, neden bu insana saygısızlık mayası çalınıyor hepimize….

Sinir sisteminin yıpranmaması mümkün değil. Bekliyorum… Bağıran çağıranlar, birbirini iteleyenler, ben daha hastayım, benim hastam daha acil diyenler… Bir ara yeşil kapıya yaklaşıyorum, deminden beri suskun bekleyen bir bayan beni görünce abi annemin tansiyonu var vs vs bir şeyler söylüyor, amacı içeri girmek. Benim yüzüm çok mu yumuşak, beş dakikadır sesi çıkmayan kadın neden bana anlatıyor derdini? Ben cevap vermiyorum, Allah şifa versin diyorum. Önemsemez görünmek de canımı sıkıyor. Ne olurdu yani sesini çıkarmadan bekle be kadın, neden bana konuşuyorsun, neden vicdan azabı çektiriyorsun, hasta ve yaşlı bir kadına öncelik vermemiş olmanın sebep olacağı vicdan azabı. Sevmiyorum ben böyle Acil Servisleri…. Acil Servisin de acil servisi olmalı demek ki. Ama durun biraz, o yeşil, sarı kahverengi kapıları boşuna yapmadılar, demek ki onlar da acillik seviyesine göre hasta kabul ediyor…

Doktorumu istiyorum, doktorumu getirin bana diye feryat edesim geliyor… İçeri giren çıkanın haddi hesabı yok, numaratör kağıdına bakan da yok… Kapıyı aralık bulunca içeri giriyorum, neden sıraya göre hasta almıyorsunuz içeriye diye soruyorum. Masa başında orta yaşlı bir bayan, doktor değil sanırım, masa önünde ise gözlüklü orta yaşlı bir bey cevap veriyor, numaratör bozuk… Gülsem mi, ağlasam mı? Acil servislerdeki tüm numaratörler acil olarak tamir edilmelidir… İkinci bir emre kadar numaratör hastalıkları uzmanları alınmayacaktır…

Tekrar dışarı ve sıra beklemeden ilk hasta çıkışında içeriye dalmalıyım diye düşünüyorum. 163 kiloyla itişip kakışmaya gerek kalmaz kolayca hücum ederim sanırım. Ahmet ne diyorsun? Kapıyı bu sefer deminki doktor açıyor ve kalabalığın arasında beni çağırıyor direkt. Hocam siz gelin diye sesleniyor…. Benim öğretmen olduğumu nereden anladı bu doktor….

Şikayetiniz nedir diye soruyor… Ah doktor civanım… diyesim geliyor. Sol bacağım ağrıyor doktor… Sol yanım ağrıyor anne şiirindeki gibi… Anlatıyorum ve gösteriyorum sol bacağımı. Kahverengi kapıya diyor. Acil cerrahi kapısı kahverengi kapıymış… Hadi bakalım hadi, başka kapıya…. Oğlum bak git….

Hoppala. ! En başa döndük. Kahverengi kapının doktoru ameliyatta ve saat dört te gelecek, numaratör doktor geldikten sonra çalışacak. Numara verme işlemleri de dörtten sonra… Kaç saat var? Çok yokmuş, yirmi dakika kalmış…. Tekrar numara verilen bankonun önündeyim, görevli doktor mu hemşire mi ya da temizlik elemanı falan mı? Açıkçası anlayamadım. Demek ki herkese yaka kartı lazım. İsim ve unvan… Her neyse, yeşil kapı için elime tutuşturduğu kağıdı gösterip, doktorun kahverengi kapıya sevk ettiğini ve numara istediğimi söylüyorum. Numara dörtte verilmeye başlanacak… Lütfen kelimesinin sırrı bu hanımda etkili oluyor. Biraz önce , yeşil kapı önündeki curcunada aynı bayanın yanına gelip hastalarla tartışma zorunda değilim, güvenliği yönlendirir misiniz yeşil kapı önüne dediğimi hatırlıyorum. Ben çabucak unuttum, ancak bayan unutmuyor ve büyük bir torpil yapıyormuş edasında 001 numaralı etiketi tutuşturuyor elime…
Doktor kaçta gelecek? Dörtte…

Kahverengi kapı önü biraz daha az kalabalık, ama milletin elinde bende olan numara fişlerinden yok sanırım. Bunlar neden numara almamışlar. On, onbeş dakika bekleyeceğim, oturuyorum. Yanımda otuzlarında, sarı saçlı beyaz tenli gözlüklü, beyaz bir etek bluz giymiş bir bayan var. Elinde rontgen filimleri, o da kahverengi kapıyı bekliyor. Onun yanındaki bir bayanla konuşuyor, karaciğer de taş, kum, sancı ile düşürmek, doktorun ameliyat demesi. Yanındaki bayanın raporunu eline almak ve raporu okuyup doktor edasıyla yorum yapmaya çalışmak. Uzun zamandır hastanelere gelip gidiyor herhalde… Kulak misafirliğine gitmek göz misafirliğinden daha kolay, bakışlarınız başka yerde bile olsa rahatça dinleyebiliyorsunuz…


Göz misafirliği sırası şimdi. Her iki koltuk altında bastonlar sayesinde yürümeye çalışan, sağ bacağı alçıda bir genç adam, aksaya aksaya görünüyor koridor önünden, bir temizlik görevlisine Baş Hekimi soruyor… Bu hastanenin temizlik görevlileri ne kadar şık giyiniyorlar öyle. Gömleklerin sol göğüs yaka cebindeki … Temizlik firmasının adı basılı olmasa bunlara çok rahat doktor gözüyle bakabilir insan. Kime ne gözüyle baktığımız karşı tarafın giyimine, boyuna posuna, kilosuna, yakışıklılığına ve güzelliğine göre mi oluyor? Ye kürküm ye devri asla bitmeyecek…

Bir anne ve kızı kahverengi kapı önünde sakız çiğniyorlar. Ana ve kızın sakız çiğnemeleri ne kadar aynı, anasına bak kızını gör. Eteğine bak, kot pantolonunu gör… Bunlar da içeriye dalacak cinsten. Ayağa kalkıp 001 numaralı fişimi mi göstersem şunlara… 001 James Bond… Vay be birinci sırada olmak çok güzel bir duyguymuş…

Doktorun önümüzden geçip içeriye geçeceğini sanmak ne büyük bir saflıkmış… Kapı açılıyor ve sıradaki hasta diye sesleniliyor içerden, 001 numaralı hasta demeliydiniz…. Ana kız içerde, ben kapı önünde, millete 001 nolu fişimi gösteriyorum… Küçük bir kız elinde 004 nolu fişi bana gösteriyor. Okuma yazması yok, ben nasıl gösterdim demek ki, sessiz beden dilim aşırı güzel çalışmış olmalı, küçük kızımız da 004 nolu fişi gözüme sokarcasına gösteriyor…

Aç kahverengi kapıyı bezirgan başı, bezirgan başı… Doktorum içerde… Elimdeki 001 nolu fişi ve barkot fişlerini doktorun yanındaki görevliye veriyorum, bilgisayara işliyor bir yandan. Şikayetiniz nedir Ahmet Bey? Vaaaay, süpersiniz doktor bey diyesim geliyor. Bu cümleleri duyduktan sonra iyileştim, bir saattir yaşadığım tüm sinir şikayetlerim geçti doktorcum diyesim geliyor. Paravanın arkasında kot pantolonumu aşağıya indirip doktorun iyice görmesini sağlıyorum. İyi ki bu paravalar var, odanın ortasında bilgisayara kayıt alan kızın gözü önünde soyunmak tuhaf olurdu. Kız doktor olsa neyse, ama o görevliydi. Doktor önünde soyunurum ama görevliler önünde asla….

Pantolonumu çekip doktorun yanına gelene kadar doktorum bir kağıda bir şeyler yazmış bile. Alt kata inin ultrason istedim. Sonucunu alın gelin bana diyor… Ultrason nedir? Alt kat nerede? Nasıl gidecem ben oraya? Bilmediğim binalarda bilmediğim odalar aramak içime bilindik bir sıkıntı veriyor….

Kalabalıklar arasında yürürken bir görevli görmek arzusyla sağa sola bakıyorum. Hastane ne kadar kalabalık böyle. Evet sen, sen genç bayan. Sen bilirsin değil mi? Yanına yaklaşıyorum ve alt kata nasıl inebileceğimi soruyorum. Şurdan şöyle ilerde sağdan… Tabi ya şöyle surası sağdan ilersi… Adres tarifinde hiç iyi olmadığıma üzülürdüm bir de…

Alt kattayım, üst kattan alt kata gelmek ne kolay. Aşağılara inmek her zaman kolay oluyor da yukarılara çıkmak zorluyor insanı….

Bomboş, hem de bomboş kocaman bir koridorda bir sürü sandalye. Zamanında buralarda çok kişi beklemiş ve gitmiş…. Yerler pis.. Alt kat temizlik görevlileri nerdesiniz? Sağımda dört solumda üç kapı. Sağdan başlamak kolayıma geliyor her zamanki gibi. İkinci kapıda buluyorum, ne güzel bu yedinci kapı da olabilirdi. Bugün şanslı günümdeyim. Kapıyı çalıyorum ve içerideyim. Genç bir bayan elimdeki kağıtları alıyor, ultrason makinesı önündeki sedyeye uzanmamı istiyor. Pantolonunuzu ve çoraplarınızı çıkarın ve sedyeye uzanın. Yine mi soyunacağım…. ?

Paravan yerine perde var bu sefer. Perdeyi aralıyorum. Kocaman ultrason makinesı, yanında sedye, ayakabılarımı çıkarıyorum, sonra çoraplarımı, sağ çorap sağ ayakkabının içine, sol çorap sol ayakkabının. Her iki ayakkabı düzgünce yan yana sedyenin yanına. Pantolon çıkıyor, nereye koyayım, askı var, askıya asıyorum… Elimdeki çantam, cüzdanım, anahtarlarım, evraklarımın olduğu küçük siyah çantam. Onu da sedyenin yanındaki kalorifer peteğinin üstüne koyuyorum, bana yakın olmalı, askılık 2 metre uzağımda ama çantam yanımda….

Acaba üstümü de çıkarsa mıydım? J Bir don ve üzerimde tshirt ile uzanıyorum sedyenin üzerine. Allahtan tishirtim uzun ve kapatabiliyorum bazı yerlerimi onunla. Ben hazırım doktor hanım diye seslenmeli miyim acaba? Perde aralanıyor ve genç bir bay geliyor. Oh çok şükür, t-shirtimü çekiştirme zorunda değilim artık. Biraz geriye doğru çekilin. Yatar vaziyette… Sol bacağınızı iyice açın. Kımıldamayın… Dizimin üstüne kasıklarıma doğru ilaç sürüyor ve elindeki cep telefonu gibi aleti sert sert sürüyor damarların üstüne. Ne alaka benin dizim ve aşağısı ağrıyor, oralarla neden uğraşıyorlar ki?... Şimdi dizimin altındaki damarlarda. Çok sert bastırıyor, acıtıyor, bu ne yaaaa… Adam kuvvetlice bastırdıkça ben ses çıkarmamak için dişimi sıkıyorum. Şimdi ıkının… Ikınmak, ıkınmak neydi? Nasıl yani diyorum. Kabızsınız tuvalette ıkınır gibi yapın. Haydaaaa. Ben kabız olmam ki mi desem acaba…. Beynim duruyor sanki, nasıl ıkınılır..? ııııh, ııııh herhalde böyleydi. Yine sağa sola sert baskı ve elindeki cep telefonu aletini koyuyor panelin önüne…. Tamam giyinebilir siniz.

Sol bacağım kasıktan ayağa ıslak, ilaç içinde… Böyle pantolan giyilmez ki. Sağa sola bakıyorum bir top kağıt mendil asılı askıda. Oysa pantolonumu asarken görmemiştim. Algıda seçicilik bu olsa gerek, ihtiyacımız olmadığında bazı şeyleri göremiyoruz, gözümüzün önünde olsa dahi. Rulo kağıt peçeteden bolca koparıp silmeye çalışıyorum my left foot umu…

Of, aman, ne zormuş… Resmen bastırdığı yerler acıyor.. Elime tutuşturduğu a4 kağıdında bir şeyler yazıyor ve üzerinde siyah beyaz bir fotoğraf gibi kağıt film. Şimdi kahverengi kapıya gitmeliyim… Üst katta acil serviste, sağdan ikinci kapı… Kapının önündeyim. Demin yanında oturduğum beyaz etekli, sarı saçlı gözlüklü genç bayan kapı önünde. Yanına geçiyorum ve sen anlarsın raporlardan bak bakalım ne diyor diyorum. Kadın sen nerden biliyorsun der misali şaşırarak bana bakıyor ve büyük bir resmiyetle eline alıp bakıyor. Sağda solda bekleyenler de bize bakıyorlar… Vaaay demek ki kadın anlıyor raporlardan, kadın için ne büyük bir hava.

Ne söylediğini dinlemiyorum bile… Kadın nasıl hissediyordur şu anda diye düşünüyorum. Mutlu olmuş mudur? Mutlu edebilmişim midir bu genç bayanı???

Kapı açılıyor ve doktorum beni görüyor ve çağırıyor… Tekrar sıra beklememe gerek yok değil mi? Ultrason raporuna bakıyor ve ben damar tıkanıklığı zannettim ama değilmiş, ancak en kısa zamanda kartal Koşuyolu Kalp damar cerrahisinden randevu alınız diyor. Dört ilaç yazıyor, iyice dinlenin diyor. Güle güle sana… Teşekkür ediyorum doktoruma, kolay gelsin diyorum. Kapıdan çıkarken tüm herkese geçmiş olsun demeyi de ihmal etmiyorum. Oh be bitti. Hastanedeki işim bitti… Geçmiş Olsun bana….


Ahmet GENCAL
19 Temmuz 2011, İstanbul

3 yorum:

  1. Siteniz hayırlı ve uğurlu olsun.
    Karakovanda üreteceğiniz fikirlerinizle tüm okuyuculara yararlı olmanızı dilerim.

    YanıtlaSil
  2. arkadaşım ,çok geçmiş olsun. Süper olmuş yazı çok beğendim.Bir hastane macerası bu kadar güzel anlatılır.
    Leyla

    YanıtlaSil
  3. geçmiş olsun.. sol ayağımı da tavsiye ederim..okuduğumda çok etkilendim doğrusu... bloguma da beklerim...

    YanıtlaSil