23 Aralık 2012 Pazar

Bir fincan kahve


Son günlerde apartmanın dış kapısından çıkınca o kadar zevkli merhaba diyemiyorum güne. Hâlbuki son üç aydır dış kapıdan çıkar çıkmaz tam karşı apartmanın kenarındaki yeşillikte gezinen dört beş tavuk ve bir horozu görmek bana her sabah eşsiz duygular yaşatıyordu. Havalar soğudu, sahipleri kimse kümese kapattı hayvancıkları anlaşılan, üşümesinler, soğuktan donmasınlar diyedir mutlaka.

Beş tavuk ve bir horoz nasıl neşe kaynağı olabilir insanın? Dış dünyaya ilk adım attığınız o dış kapı önündeki ilk adımlarda nasıl olur da gözlerinizle aradığınız ilk şey onlar olabilir? Kimseler duymasın diye içinizden günaydın, nasılsınız demek. Sanki bugün daha bir neşelisiniz, yeşillikler de daha bir yeşil bugün... Sohbet etmek onlarla... içinizden ama bir bakış anında sadece.... Bütün bunlar eskiye özlem mi? Doğaya dönüş beceriksizliği mi, yoksa insan arkadaş ve dostlarımızın yoksunluğu ve yokluğundan mı?

İşte bu sabah ta şöyle bir baktım, gözlerim aradı, ama içimden geçen doğrulandı, hava soğuktu ve tavuklar ve horoz kümeslerindeydiler. Yerler karlı ve kaygan, eşimin elinden sıkıca tuttum ve başladık durağa doğru yürümeye... İnsanın elinden sıkıca tutabileceği birisinin olması ne güzel, hele bu eşiniz ise, aşkınız ise. İster durağa kadar yürüyün, ister bir hayat boyu yürüyün, bırakmamalı elleri hiç bir zaman, sım sıkıca tutmalı... Birbirine destek olmalı, ayaklar kayıp düşmemeli...

Her zamanki yol, her zamanki görününler ama bu sabah biraz farklı, hem eşim hem ben kar havasının temizliğini bir başka çektik içimize... Yoldan karşıya geçerken daha bir sıkı tutuluyor eller, annem, babam öyle tutarlardı elimden çocukluğumda, ilk gençlik yıllarımda arkadaşlarım görmesin dalga geçerler diye düşünüp tutmasını istemezdim ama söylemezdim hiç. Hareketlerimden anlayan annem, babam daha bir sıkı tutarlardı elimden. Şimdi daha iyi anlıyorum, insanın elini tutan, ama bırakmayan, bırakmak istediğinde daha sıkı tutan eller olduğunda ve bu ellerin sevgisi sıkılığı daha çok yaşam enerjisi veriyor insana. Yeşilleniyorsun... Ne mutlu yeşillenebilenlere...

Yollar ve kaldırımlar her yenilendiğinde bir öncekinden daha iyi olmalı, araçlar geçtiğinde yayaların üzerine su fışkırtmayacak şekilde ayarlanmalı... Her şey yenileniyor, belediye ve halk otobüsler, minibüsler, taksiler, millet uçmuş gitmiş, sıfır kilometre araçlar dolu yollar. Ekonomi iyi durumda demek ki, ya da birileri çok iyi durumda… Görünen köy bakılınca çoğunluk yenilenmiş. Bu ekonomik çarklardan anlamadık bir türlü, nakit ile mi döndürüyorlar yoksa banka kredileri ile mi? Çocukluğumuz, gençliğimiz devlet borçlarını, kişi başına milli gelirleri dinlemek ve anlamamakla geçti, şimdi de durum aynı, ekonomiyi fazla öğretmiyoruz millete. Öğretmek birilerinin işine gelmiyor belki...

Alışıla gelmeyen bir minibüs durdu bu sefer önümüzde, demin bahsettiğim gibi, sıfır kilometre, yepyeni minibüse binmek, konfor ve güven hissettiriyor insana nedense. Halbuki yeniler eskilerden daha fazla iş yapmıyor, hepsi aynı yere gidiyor, ama bir tüketim çılgınlığı var. En fazla para edenleri de arabalar ve ticari araçlar olsa gerek.

Nerede ineceğimizi konuşuyoruz eşimle, yeni açılan aktar dükkânı yolun sağında mıydı, solun da mı? Sen sağa bak, ben sola diyerek iş bölümü yapıyoruz. Her ne iş olursa olsun, planlı ve istekli bir iş bölümü Sayesinde işlerin yükü yarıya inebiliyor. Şimdi aklıma en zayıf dersim matematik geldi, havuz problemleri geldi nedense... Bir işi iki kişi bir saatte yapıyorsa üç kişi kaç saatte yapar.... Ne zordu ya.. Havuzun hem üstünde musluklar var, hem altında tıpalar, havuz bir yandan doluyor, bir yandan boşalıyor ve bize hesaplattırıyorlar zamanı. Milli bütçeyi kimler doldurup kimler boşaltıyor acaba, ve bu hesabı bizler yapamıyorsak, hesabı yapanların matematik dersleri eminim çok çok iyidir, öyle olmalıdır değil mi?

Aktar dükkânındaki tezgahtar genç işinin uzmanı, tam bir bitki uzmanı, ses tonu, hareketleri, jest ve mimikleri ile müşterilerini nasıl karşılaması gerektiğini, nasıl daha fazla satış yapılabileceğini biliyor, aferin ona, sorularımızı sabır ve beceri ile cevaplıyor, tavsiyelerde bulunuyor. Herkes işinin ehli olmalı, ne iş yaparsa yapsın en iyisini yapmalı. Böyle olursa havuzlar dolar taşar, öbür türlü birisi iki damla, öbürü üç konteynır alır havuzlar boşalır. Satış yapıp fişini kesip vermek çok kutsal bir şey, vergi ödemek, vergi kaçırmamak ne güzel bir davranış. Aktar dükkânındaki genç gibi davranabilse keşke tüm firmalar, kobiler, holdingler, herkes vergisini hakkıyla ödese, gelirler daha fazla olur... Ama iyi bir mali müşavir, en iyi vergi kaçırandır mantığı mı yerleşti son on yıllarda ne?

Boğaz ağrısı, öksürük, faranjit ve iltihaplanma, en önemlisi de ses kısıklığının başlaması... Sağlık ocaklarında, aile hekimlerinde az mı ilaçlar yazdırdık, antibiyotikler, öksürük şurupları, balgam söktürücüler. Ama belli bir çizgiden sonra insan doğal ilaçları kullanmak istiyor, demin bahsini ettiğimiz tavuklu, horozlu doğal yaşam özlemi bu yıllarda daha baskınlaşıyor. Orta yaşlarda böyle mi oluyor insan acaba?... Aktarlar işi bayağı geliştirmişler, Osmanlıca yazılı koca koca ciltli eserler görüyoruz bazılarının büro bölümlerinde masa başlarında, bu kitabı çevirttiriyorum diyor birisi, ecdadımızın bitkisel tedavi yöntemleri... Yoksa diyorum göz boyama mı? Allah bilir... Üniversitelerin çalışmaları var mıdır acaba? Orasını bilemem, kafamız çalışmaz bu konulara...

Aktarın yan tarafında cep telefonu dükkanı var, öyle bir vitrin yapmışlar ki, onlarca küçüklü büyüklü cep telefonları, tüm parlaklıklarıyla yeni sahiplerini bekliyorlar. İlkokulda kaçıncı sınıfta kibrit kutularına ip bağlayarak telefon deneyi yapmıştık? Birimiz yan sınıfa geçmiştik, sınıfta söylenenleri taaa ya sınıftaki arkadaşımız kibrit kutusu sayesinde duyabilmişti. Ne büyük icattı bizim için o yıllar(?) Evimize ilk telefon hangi yılda bağlanmıştı? İlk cep telefonumuz ne zaman alınmıştı? Bilgisayar aldığımda ne kadar sevindiğimi hatırlıyorum ama... Şimdiye kadar kaç cep telefonum oldu benim?

Bu sefer cep telefonu dükkânındayız. Cep telefonu modelleri ve özellikleri o kadar fazla ki, arasında seçmek üniversite imtihanından zor geldi bana... Tezgâhtar kız aktardaki genç ile hiç tanışmamış anlaşılan. o kadar ilgisiz, sabırsız ki hatta, bir azarlamadığı kaldı bizi. Eee ne yaptık o zaman, çıktık tabi cep telefonu dükkânından. Hem fiyatlar o kadar çok pahalı ki, iki üç asgari ücret bedeli vermek lazım beğenilen bir modeli almak için. Aslında bir kaç yıl daha beklemeli mi ne? Nasıl olsa telepatik cep telefonları, beyin dalgalı sms gönderme modelleri çıkacak... Onlardan alırız....

Şimdi hedef market.. Bir kaç yüz metre yürümek lazım. Hava soğuk, Allahtan çok sıkı giyinmişiz, şapkalarımızı ve kaşkollerimizi takmışız. Ayakkabılarımız da sağlam, karlar eridikçe vıcık vıcık kaldırımlardan yürümek zorlaşıyor... Eşimin elinden sıkıca tuttum yine, sağa sola baka baka gezmeyeli ne kadar çok zaman olmuş. Kolay değil sabah evden çık, gece yarıları eve gel, insan eşine zaman ayıramıyor, şöyle el ele yürümeyi bile özlüyor insan... Ne demişler dün geçti, yarın gelecek mi belli değil, o halde bu anı yaşamalı tüm benliğimiz ile, işte biz de bunu yaptık, senkronize olmuş belli bir yıldan sonra, adımlarımız bile aynı... Gönüller bir olunca, çok şeyler de aynı oluyor, hele beraber alış verişe çıkmanın zevki... Allahtan evde her zaman liste yapar eşim, çok bilinçli tüketicidir, fiyatları takip eder, indirimleri takip eder... Bana kalsa ilk girdiğin dükkândan her şeyi al çık. O öyle yapmaz, neyi nereden alacağını bilir. Eee kolay değil memur maaşıyla bütçeyi denkleştirmek, ekonomi bakanı işini biliyor bizim evde...

Her gün yeni marketler açılıyor, süper marketler, mega, süper marketler, alış veriş merkezleri. Televizyon ve medya alışverişi körüklüyor vatan evlatlarının yüreklerine, tüketen toplum olmanın verdiği mutluluk hevesi, can sıkıntısından öne geçiyor. Burada yaşadığımız on iki senede bile çok rahat gözlemleyebiliyoruz yeni para değirmenlerini, tıpış tıpış ayaklarına kadar gidip boşaltıyoruz cüzdanlarımızı, çarklar dönecek, dönmesi için de elektrikli süpürgeler gibi vakumlanacak, bitirilecek, borçlandırılacak... Ve işin garıbi kendi isteğinizle yapacaksınız bunu, tıpış tıpış hemde... Yoksa demin bahsettiğimiz telepatik olaylar zaten keşfedildi mi? Televizyon dalgaları gibi sağa sola dalgalar mı yayılıyor, gelin, buraya gelin, paranızı bizde harcayın mı diyorlar bilinçaltlarımıza? Fare kapanları çok değişti, peynir de yok artık kapanlar üstünde, Aynı kilometre karelerde yan yana yaşamak zorunda olan milyonlar bir şekilde etkisiz hale getiriliyor, karın tokluğuna çalışmak ve elinde avucunda ne varsa teslim etmek... Modern hapishaneler böyle mi olacak? Modern elektrik süpürgeleri...

Bu markete ilk kez geliyorum, eşim bazı ürünlerin burada ucuz olduğunu, bazılarının diğerlerine göre pahalı olduğunu söylüyor. hangi ürünleri alacağını önceden belirlemiş, listesini çıkarıyor ve başlıyor raflar arasında dolaşmaya.. Ben de önümdeki tekerlekli sepet ile takipteyim. Sağa sola bakıyorum, yaşlı teyzeler çok var bugün bu markette, günlerden cumartesi, neden bu kadar teyze burada? Anlam veremiyorum. Markette hiç çocuk göremiyorum, öğretmen olduğumuzdan galiba, gözlerimiz önce çocukları arıyor, veliler haklı, bu soğukta dışarıya mı çıkar çocuklar, evlerinde oturmalı, televizyon, bilgisayar başında vakit geçirmeliler. Market fazla kalabalık değil, öğle saatlerinde böyle diyor eşim, akşam saatlerinde daha kalabalık olurmuş. Demek ki markete gitmenin de bir saati var. Her yere gitmenin bir saati var mıdır? Doğru zamanda doğru yerde olmanın önemi ne kadar büyük?  Ama ben şu anda doğru rafın önünde değilim, şu çukulatalar da ne kadar güzel görünüyor... Hayır almayacağım, abur cubur yasak... Çok şişmanım zaten... Eşim neden yavaşladığımı anlıyor ve geriye bakınca şöyle bir gülüyor.. Anladı tabi... Yıllar geçtikçe bakışlar yetiyor, konuşmaya fazla gerek yok...

Soğuk aldığınız zaman bol bol meyve sebze tüketmeli, bu marketi neden tercih ettiğini söylüyor eşim, meyve ve sebzesi diğerlerine göre ucuz ve daha kaliteli. Bayanlar her şeyin kalitesinden anlıyorlar. bana kalsa portakal aynı portakal, elma da aynı elma. Neden bunlara dikkat etmemişim daha önce. Şimdi manav reyonu önündeyiz. Eşimi izliyorum, tek tek seçiyor portakalları, sıkmalık ayrı, yemeklik ayrı... Her ürünün sağına soluna bakıp en kalitelisini ve sağlıklısını almaya çalışıyor. Çok da iyi yapıyor, her aldığımıza böyle dikkat etmeliyiz değil mi? Aldanmamalıyız, aldatılmamalıyız...

Şunları tarttır diyor bana, bu sefer bende görev, tek tek tüm poşetler görevliye veriliyor, tartılıp, fiyat etiketleri yapıştırılıyor poşetlerin üstüne... Ezilmemesi gerekenler üste, daha dayanıklı olanlar alta... Dayanıklı olmak demek altta kalmak mı demek, daha narin olanları her zaman üstümüzde taşımak mı demek? Siz buna dikkat edebilirsiniz ama dikkat etmiyor hayat, dayanıksız olanlar olmayanlar diye sormuyor. Kim ezildi, kim ezilmedi kimsenin umrunda değil... Önemli olan daha fazla para kaznıp deminli üç bin liralık telefonu alabilmek ya da en iyi portakalı yiyebilmek mi?

Kaç kişinin elinden geçiyor bu ürünler tarladan buzdolabımıza girinceye kadar, kaç kişi ne kadar para kazanıyor, en fazla para kazanan kim, eminim üretici en zararlı çıkandır. O kadar emek, harcama ve sonuçta bir kabzımalın konuşkan çenesi karşısında kamyonlar dolusu kasaları kendi elleriyle kamyona yüklemek... Portakalı soydum ama başucuma koyamadım, kimler neler kaybetti bunda diye düşündürüyor insana o hormon kokusu... Eşime sormadım ama eminim, bunlar hormonsuzdur mutlaka değil mi.... Organik lafı da moda bu yıllarda, her şey organik olacak, naturel, doğal olacak... Adamlar demiyorlar ki köyünüze dönün, bağınızı bahçenizi ekin biçin, küçücük bir kümes yapın, koyun içine beş tavuk, bir horoz.... Yaşayın gidin.... Deseler ne olacak ki, kim biliyor patates yetiştirmeyi, kim biliyor koyun, inek bakmayı, kim biliyor tarla ekmeyi... Unutturuldu bizlere tüm bunlar. Şu anda kırklı yaşlarda olan tüm bireyler köylerinde bir iki domates bile yetiştiremezler. Çünkü unuttuk. Öğrenemeyiz de, büyük şehirde milyonlarla birlikte yaşamaya mahkûm edildik. Gökdelen kafeslerinin dibinde nefes alamadan yaşamaya mahkum edildik... Adım atmaya halimiz yok, köyümüze gitmeye paramız yok artık...

Tarım toplumundan zorla sanayi toplumuna çevrilmiş bir ülke. Plansız programsız yapıldığına inanıyoruz. İnşallah planlı yapılmış değildir. O zaman vatan hainliğine girer değil mi? Kim planlı bir şekilde milyonları döker ki büyük şehirlere... Kim zenginlerin fabrikalarında boğaz tokluğu ile çalışacak ucuz işçilerin en az üç çocuk yapmasını ister... Daha fazla ucuz işçiye ihtiyaç olduğundandır elbette.. Almanya ne zaman başlayacak işçi alımına, Avrupa yaşlanıyor... Kimler çalışacak onların fabrikalarında, 1960 lı yıllardan sonra işçi göçleri ne zaman başlayacak yurt dışına, çok yakın değil mi? Önce Türkiye deki büyük şehirlere, oradan da işe yarayanlar, daha kalifiye dedikleri yurt dışındaki fabrikalara... Bir portakalın düşündürdüklerine bakın. Tamam ya, kesin hormon var bunun içinde.....

Market kasasının önünde beklerken, parayı kim icat etti diye soruyorum kendi kendime. Çok fazla daldım gittim herhalde, eşim arabayı sallıyor, kendine gel der gibi, bakışlarından anlıyorum, dalıp gitme diyor, sıra bize geldi...
Takas yöntemi yok, para icat oldu, kredi kartları icat oldu... Kolayca taşıyabiliyorsunuz yanınızda, istediğinizi alıyor, cebinizde paranız varsa ya da kartınızda limitiniz varsa çektirip gidiyorsunuz. Üstelik evinize kadar bırakıyorlar servis minibüsleri ile... Yeter ki bizim marketi tercih edin, ulaşım problemi yok... Evinize kadar da bırakılırsınız. Hizmette sınır yoktur.

Kim taşıyacak bu poşetleri eve şimdi? Allahtan asansör var binada... Eşim atılıyor, hepsini alma, bırak şunları... Canım benim, sen bırak diyorum ben taşırım, hayır diyor, sen de hastasın. Hayatı paylaşmak, poşetlerin yarısını taşımak, ne kadar önemsiz gibi görünüyor değil mi. hayır iki poşet onun elinde iki poşet benim... Evimizi açıyor içeriye giriyoruz. Mutfağa konulan poşetler, üzerimi değişip eşofmanlarımı giyiyorum, eşim mutfakta, yardım ister misin diyorum, hayır diyor, sen şimdi geç içeri bilgisayar oyununu oyna, biliyor boş zamanlarımda bilgisayarda online strateji oyunları oynamasını sevdiğimi, ben poşetleri yerleştireceğim, yemek atacağım üstüne, sen ayak altında dolanma der gibi. Tamam diyorum, içerdeyim. Nedense içimden bilgisayar oyunu oynamak gelmiyor bugün, içimden ne geldiğini okudunuz, biliyorsunuz artık....

Kahveler geldiiii, eşim sağolsun yorgunluk kahvesi yapmış bana. Aaa sen oyun oynamıyor muydun, gene ne yazdın? diyor, şöyle bir bakıyor, ne bu bu kadar uzun diyor... Nerden yaptın bu kahveyi şimdi canım? Brezilyadaki kahve çiftliklerindeki köleleri nerden getirdin aklıma..... :))

Ahmet GENCAL
23 Aralık 2012, İstanbul




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder